SELİM SOMÇAĞ
Ekonomik Danışmanlık

Bağımsız, Objektif, Güvenilir



KRİZ KALICI, AKP GİDİCİDİR ( 20 Mart 2013)


2008’de patlak veren küresel krizi ABD önderliğindeki büyük ülkelerin para basarak aşma çabaları artık tükenmiş, iflâs etmiş durumda. Batı’nın finans sermayesi dışında artık her ülkede sadece üç beş zengini ilgilendiren borsaların yeni rekorlar kırması işlerin yolunda gittiğini göstermez; bakılması gereken dünya çapındaki ekonomik büyüme ve istihdamdır. 
 
Buraya baktığımızda euro bölgesinin 2012’nin ilk üç dönemi boyunca % 0.1, % 0.2 ve % 0.1‘lik daralmalarla durgunluğun sınırında gezindikten sonra son çeyrekte % 0.6’lık daralmayla bodoslamadan durgunluğa gömüldüğünü görüyoruz. Bu yılın ilk aylarında gelen veriler 2013’te durgunluğun daha da derinleşeceğini gösteriyor. Euro bölgesinde istihdam ise 2012’nin son çeyreği itibarıyla 2007 sonundaki zirve değerinden % 3.2 düşüşle 2006 yılındaki seviyesine gerilemiş durumda. 
 
Avrupa’nın euro dışındaki büyük ekonomisi İngiltere de 2012’in son çeyreğinde % 0.3 küçülerek aynı rotaya girmiş durumda. 
 
Dünya ekonomisinin diğer önemli efektif talep alanı olan Amerikan ekonomisinde, Amerikan hükümetinin resmî verilerine ve Wall Street medyasının propagandasına göre işler çok daha iyi, büyüme yavaş da olsa hâlâ devam ediyor, işgücü piyasasında da düzelme belirtileri var. Keşke öyle olsaydı, fakat ne yazık ki bu iddiaların hepsi kuyruklu yalan! Şu anda ABD büyük ekonomiler arasında Çin’den sonra ekonomik verilerini en utanmazça manipüle eden ikinci ülke. O yüzden Amerikan ekonomisinin nereye gittiğini anlamak için Wall Street’in ve Amerikan medyasının gözümüze soktuğu palavra verilere değil, başka göstergelere bakmak gerekiyor. Benim buradaki hükümetten gıda yardımı alan Amerikalıların sayısı. 
 
Amerikan ekonomisinde kriz aslında 2008’den daha önce, 2007 başında konut fiyatlarındaki artışın durmasıyla başlamıştı. Bu tarihte hükümetten yemek kuponu alan Amerikalıların sayısı 26 milyon kişiydi. O günden sonra bu sayı önce yavaşça, 2008 başından itibarense baş döndürücü bir hızla arttı ve “Amerikan ekonomisinin büyümeye ve Amerikan işgücü piyasasının düzelmeye devam ettiği” 2012 Aralığında 47 milyon 792 bin kişiye ulaştı. Bu da ABD nüfusunun bu yardım kapsamına girebilecek 244.4 milyon kişilik kısmının (16 yaşından büyük, asker olmayan veya cezaevi, hastane, bakımevi gibi devlet kurumlarında barınmayan nüfus) % 19.56’sına denk geliyor. Yani halen her beş Amerikalıdan biri ancak devletten aldığı gıda yardımıyla karnını doyurabiliyor. Daha beş yıl önceyse bu oran % 11’di. Benzin tüketimi gibi Amerikan ekonomisinin gerçek durumunu ortaya koyan başka göstergeler de var, ama bu kadarı da ABD’de gerçek bir ekonomik toparlanmanın söz konusu olmadığını, bilâkis işlerin her geçen gün daha kötüye gittiğini göstermeye yeter. 
 
ABD ve Avrupa’da ekonomik durgunluk ve istihdamda gerileme varsa dünya ekonomisinin de durgunluktan kurtulamayacağını öngörmek için kâhin olmaya gerek yok. Türk ekonomisi zaten geçen yazdan bu yana durgunlukta ve artık dünya da durgunluğa girdiği için Türkiye’nin ihracatını arttırarak durgunluğu aşma şansı yok. Büyümeye dönüş için geriye kalan tek yol yeniden kredilerde gaza basarak iç talebi pompalamak, fakat bu da konut ve otomotivde piyasalarındaki satürasyon, Türk halkının ödeme gücüne göre aşırı borçlu olması, bankaların yeni kredi verebilmek için yurt dışından kaynak bulmak zorunda olmaları gibi birçok sebepten ötürü eskisi kadar kolay değil. Yapılabildiği oranda da, zaten aşırı değerli olan Türk Lirasının giderek daha da değerlenmesinden ötürü, cari açığı büyütmesi kaçınılmaz, dolayısıyla Türk ekonomisi artık tam anlamıyla çıkmaz sokakta. Türkiye bundan sonra bir yandan her gün derinleşen durgunluk ve işsizlikle boğuşurken bir yandan da daralmaya rağmen kapanmayan cari açığından dolayı kurbanlık koyun gibi küresel likiditenin azalacağı veya yön değiştireceği zaman ortaya çıkacak mega devalüasyonu bekleyecek. 
 
Buradan AKP’nin akıbetine gelelim... Bilindiği gibi bu parti 2001 devalüasyonun iktidardaki üç partinin (DSP, ANAP ve MHP) üzerinden silindir gibi geçmesiyle ortaya çıkan siyasî boşlukta vücut bulabildi. (Başka bir merkez sağ parti olan DYP ise çakma demir lady Tansu Çiller’in kılavuzluğunda ortaya çıkan 94 krizi tarafından öğütülmüştü.) Tombaladan çıkan bir parti olan AKP’nin eline geçen fırsatı kalıcı başarıya dönüştürmesi ve daha sonraki iki seçimde de oyunu arttırabilmesi ise tamamen ABD’nin 2001’de mortgage kredilerinde gaza basarak önce kendi ekonomisini, sonra da bütün dünyayı paraya boğması sayesinde mümkün oldu. 2004’ten itibaren ekstra dolar likiditesi gelişen ülkelere de akmaya başlayınca Türk halkı daha önce ancak Amerikan filmlerinden tanıdığı “Kazanmadığın parayı harcama” cennetinin ortasına düştü. Öncesinde kredi kartı almak deveye hendek atlatmaktan beterdi, varlıklı kesimin harcıydı. Tüketici kredisi, konut kredisi nâmevcuttu, taşıt kredisi ise emekleme devresindeydi. Amerikan parası Türkiye’ye oluk oluk akmaya başlayınca baş döndürücü bir hızla oralardan “Cep telefonundan TC kimlik numarasını gönderene anında ihtiyaç kredisi” aşamasına geldik. Halkın büyük çoğunluğu borçlanarak yaşama tuzağına balıklama daldı, hemen herkes bir ucundan bu sisteme dahil oldu. Öte yandan beyaz politbüronun, dolayısıyla Batı’nın borazanı olan beyaz medya yıllar boyunca Türk ekonomisindeki sorunların, sıkıntıların gerçek sebeplerini, Amerikan sermayesinin kendi çıkarları için oluşturup Batı blokuna empoze ettiği neoliberal sistemin açmazlarını gizlemek, bu amaçla “2001 krizinin MGK‘da anayasa kitapçığı fırlatılmasından kaynaklandığı gibi” mitoslar üretmekle meşgul olduğu için, Türk halkının büyük çoğunluğu ekonominin gerçek dinamiklerinden bîhaberdi. Daima olduğu gibi, ilâhî adalet burada da tecelli etti, halk bu konudaki bilgisizliğinden dolayı ekonomideki rahatlamayı AKP’nin veya tek parti iktidarının marifeti olarak gördü, seçimden seçime AKP’ye daha çok oy verdi, beyaz baronlar da nefret ettikleri AKP’ye 10 yıldır mahkûm oldular, eskiden evde pijamayla başbakan karşılayanlar bürokratların önünde dize geldiler. 
 
Ama artık bunlar geçmiş bir zamanın hikâyeleri... Nasıl öleni kimse diriltemezse, Türk ekonomisinin dış cephede sürekli dış borçlanmaya, iç cephedeyse sürekli kredi genişlemesine dayalı büyüme modelini de artık kimse geri getiremez. Ne AKP, ne başka bir parti, ne ABD, ne de AB... Bundan sonra zaten aylardır tıkanmış olan bu sistemin önce yavaş yavaş, sonra anî sıçramalarla parçalanıp darmadağın olduğunu göreceğiz. Bu sahte refah sisteminden kopan her parça AKP’nin oylarından da birer tutamını kopartıp götürecek, ta ki bu parti iktidardan düşene kadar. Küresel kriz sürecini durdurmak nasıl kimsenin harcı değilse, bu erime sürecini de kimse durduramaz. AKP’yi iktidardan düşürecek birinci ve en önemli faktör bu. 
 
İkinci mesele siyaset arenasında, fakat o da Türk ekonomisindeki çıkmazla yakından bağlantılı. Türk ekonomisi 2011’in Eylülünden bu yana cari açık cephesinde köşeye sıkıştı, açığın tamamını taze dış kaynakla karşılayamaz oldu. O yüzden bir buçuk yıldır önceki likidite bolluğunda biriktirilen dövizleri ve bankalarca halkın elinden toplanan altınları harcayarak durumu idare ediyoruz. Ama hükümet bu yolun çıkmaz olduğunun farkında, o yüzden panik halinde. Bu panik hükümeti (elbette ABD’nin de yönlendirmesiyle) başka bir çıkmaz sokağa, terör karşısında boyun eğerek terörü bitireceğini sanma gafletine sürükledi. 
 
Halbuki bu yılın başlarında güvenlik güçlerinin disipline edilmesiyle kırsal alanda teröristlere, İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in kararlı tutumuyla da terörün şehirlerdeki destek unsurlarına ağır darbeler vurulması yıllardan beri ilk defa vatandaşın yüreğini soğutmaktaydı. Hal böyleyken hükümet birden 180 derece döndü, İdris Naim Şahin PKK’nın alkışları arasında görevden alındı ve teslimiyet süreci başladı. (Bu arada beyaz medyanın da göreve başladığı ilk günden beri İdris Naim Şahin aleyhinde kampanya yürüttüğünü de kaydedeyim, çünkü beyaz politbüro AKP’nin bertaraf edilmesi için ahlâksızca PKK’dan medet ummaktadır.) Gerçi bu hükümetin keskin U dönüşlerine alışkınız; İngiltere ve Fransa’nın Libya’ya saldırması karşısında Başbakan Erdoğan’ın “NATO’nun Libya’da ne işi var?” diye kükremesinden birkaç gün sonra Türk askerî helikopterleri Libya’da göreve başladı! Ama nihayetinde bu dış politikadır, değişen dengeleri kollamak gerekebilir. Fakat Türkiye’nin kanayan yarası olan bölücü terör konusu başka hiçbir şeye benzemez, o bakımdan bu konuda belli bir başarıya ulaşılmışken anîden 180 derecelik bir dönüşle karanlık bir yola girilmesinin önemli bir sebebi olması gerekir. O sebep de temelde ekonomiktir. 
Öyle görünüyor ki, hükümet ekonominin yukarıda anlattığım çıkmaza doğru sürüklendiğini dehşetle fark edince ABD kendisine bir çözüm önerdi, “Petrol ithalatın neredeyse cari açığına eşit, eğer petrolü çok ucuza alabilirsen cari açığın çok küçülür, devamlı yurt dışında döviz aramaktan kurtulursun” dedi ve bunun yolunun da Türkiye’nin Kuzey Irak Kürt Bölgesiyle entegre olmasından geçtiğini söyledi. Tabiî bunun için önce, ABD’nin diliyle söyleyecek olursak, “Türkiye’nin kendi Kürtleriyle barışması” gerekiyordu. Türkçesi, 30 küsur yıldır on binlerce vatan evlâdının kanına giren, en çok da Kürtleri öldüren terör örgütü bütün yaptıkları yanına kâr kalacak şekilde affedilecek, Öcalan da (1999’da ABD tarafından Türkiye’ye teslim edildiği zaman kaşarlanmış bir Amerikan nüfuz ajanının söylediği gibi) hapisten çıkarılarak Kürtçü hareketin başına geçecekti. Şu anda hükümet ne derse desin, neye inanırsa inansın, ağır bir yenilgiye uğratılmadıkça zaten PKK’nın da bundan azına razı olması mümkün değildir. İnşallah yanılıyorumdur. Bu işin nereye gideceğini yaşayanlar görecektir. 
 
Söylemeye gerek yok ki, ABD’nin aslında “Türkiye’nin Kürtleriyle barışmasının ardından Kuzey Irak’la federatif bir yapı içinde birleşerek Türkiye’nin büyümesi, bu arada petrol ve doğalgaz kaynaklarına kavuşması“ diye bir planı yok ve olamaz. Amaç Türkiye, Irak ve Suriye’den koparılacak parçalarla Büyük Kürdistan’ın kurulmasıdır. Suriye’de Batı’nın kontrolündeki unsurlar tarafından iç savaş başlatılmasının asıl sebebi de bu. Burada dışarıya verilen görüntü ABD’nin İran-Suriye-Hizbullah hattını kopararak İsrail’in güvenliğini sağlamaya çalışmasıdır. Bizimkilerin önüne atılan yemse “Suriye’de % 11’lik Nusayrî azınlığa dayanan rejimin devrilmesiyle kurulacak Sünnî ve İslâmcı rejim sayesinde Türkiye’nin Ortadoğu’ya doğru pan-İslâmist hamleler yapmasının önünün açılmasıdır”. Halbuki ABD Suriye ordusunun gücü, Suriye’deki Rus askerî varlığı ve İran ve Rusya’nın Suriye ile kara, deniz ve havadan bağlantı kurma imkânları sebebiyle Beşar Esad’ın Kaddafi gibi bir ayaklanmayla tasfiye edilmesinin mümkün olmadığını gayet iyi bilmektedir. ABD ve Avrupalı müttefiklerinin Suriye iç savaşındaki asıl hedefi Suriye’nin etnik ve dinî temelde parçalanmasıdır. Bu çerçevede Esad’a Akdeniz sahilinde bir Nusayrî devleti bırakılacak, Rusya’nın Tartus limanı da bu devletin sınırları içinde kalacaktır, böylece Rusya da tatmin edilmiş olacaktır. Asıl kritik hamle ise Suriye’nin Türkiye sınırında yer alan Kürt bölgesinin Suriye’den koparılmasıdır. Türkiye’den Suriye’de beklenen katkı esasen budur. 
 
AKP’nin kalemşörleri bu planı Türk kamuoyuna Suriye’nin kuzeyinde Türkmenlerin de bulunduğunu söyleyerek pazarlamaya çalışmakta ve bu arada Türk milliyetçiliğine nasıl baktıklarını bildiğimiz bu kişilerin ağzında çok eğreti duran bir “Misak-ı Millî “ edebiyatı dahi yapmaktadırlar. Fakat biz ABD’nin Irak’ı işgali sırasında Türk şehri Telafer’de yapılan katliamları, Kerkük’ten şehrin gerçek sahibi Türklerin sürülüp, yerlerine dağlardaki Kürtlerin yerleştirildiğini, Türklerin tapu kayıtlarının yakılarak yok edildiğini unutmadık. ABD’nin Irak’ı işgalinden Irak Türklerine ne hayır geldi ki, Suriye’nin Batı egemenliğine girmesinden Suriye’deki Türkmenlere hayır gelsin? Misak-ı Millî edebiyatı ise tamamen mugalâtadır, çünkü Irak veya Suriye’den herhangi bir bölgenin Türkiye ile birleşmesi asla söz konusu olmayacaktır. Suriye’nin kuzeyinden koparılacak kuşak Büyük Kürdistan’ın Akdeniz’e çıkışını sağlayarak petrol ve doğalgazını pazarlamak için Türkiye’ye muhtaç olmamasını sağlayacaktır. 
 
Evet, plan budur ve bu planı uygulama çabaları iki koldan AKP’nin iktidardan düşmesine yol açacaktır. Türkiye’de siyaset yaparken karşı çıkamayacağınız iki büyük güç vardır: Birincisi İslâmdır, ikincisi Türk milliyetçiliğidir. Bu iki unsur bu ülkenin mayasıdır. Bunlarla tokuşan sandığa gömülür. 
 
Türklüğün haricî ve dahilî düşmanları daima Türk milliyetçiliğini MHP düşüncesinden ibaretmiş gibi göstermeye çalışırlar. MHP ve onu doğuran fikir akımı ne Türk milliyetçiliğinin kurucusudur, ne de başlıca temsilcisidir. Türk halkı günümüz dünya halkları arasında Hunlardan bu yana kesintisiz olarak devam eden devlet geleneğiyle en yüksek siyasî sağduyuya sahip olan halktır. Türklerin binlerce yıllık şanlı tarihleri boyunca devlet kurucu, fetihçi ve yönetici bir millet oldukları bilinci Türk halkının toplumsal hafızasına ve bilinçaltına kazınmıştır. Onun için Türk milliyetçiliği AKP’nin Batılı oryantalist akıl hocalarının dediği gibi 20. yüzyılda ortaya çıkmış ve Kemalizm tarafından Türk toplumuna zorla benimsetilmiş yapay bir ideoloji değildir. Modern Türk milliyetçiliğinin kökü Türkün binlerce yıllık siyasî-askerî macerasının organik olarak ürettiği bir proto-milliyetçilik olarak zaten asırlardır mevcuttur. O sebeple Türk milliyetçiliği Türkiye’de siyasî yelpazenin her tarafındadır, her karışındadır, Türkün olduğu her yerdedir. “Barış” diye pazarlanmak istenen teslimiyet sürecinin gerçek mahiyeti ortaya çıktıkça AKP Türkiye’nin en büyük siyasî gücünün Türk milliyetçiliği olduğu gerçeğiyle yüzleşecek ve bu da onun son siyasî hatası olacaktır. 
 
Bu bağlamda hiçbir liderlik vasfı olmayan Kemal Kılıçdaroğlu’nun neden bir kaset operasyonuyla CHP’nin başına getirildiği de açığa kavuşmuştur. Kılıçdaroğlu ABD’nin PKK’yı legalleştirme planına CHP’nin karşı çıkmaması, bilâkis destek vermesi için getirilmiştir. Kılıçdaroğlu’nun ikinci görevi ise AKP medyasının Dersim olaylarını istismar etmek suretiyle Alevîleri Cumhuriyetçi kamptan koparma girişimine yardakçılık yapmaktır. Nitekim AKP medyası bu konuda kampanya başlattığında CHP sessiz kalırken, bir milletvekili de (CHP Tunceli örgütünün şiddetli itirazına rağmen bizzat Kılıçdaroğlu tarafından milletvekili adayı yapılan Hüseyin Aygün) kampanyaya CHP içinden katıldı. Aygün 2011’de CHP’den milletvekili adaylığı sırasında Tuncelili seçmenlere hedeflerini şöyle açıklıyordu: “Kürt illerinde ve Dersim’de sürdürülen askeri operasyonların derhal durdurulması, 1938'in katliam olduğunun resmen kabul edilmesi, Dersimlilerden özür dilenmesi, 1938'de idam edilen Seyid Rıza, Uşenê Seyid, Qemer Ağa, Fındık Ağa, Resik Hüseyin, Cebrail Ağa ve diğer şahsiyetlerin mezar yerlerinin açıklanması ve itibarlarının resmen iade edilmesi, vs.” 
 
Batı emperyalizminin emriyle son dönemde Atatürk’ün itibarsızlaştırılması için başlıca istismar kaynağı haline gelen Dersim olayları hakkında Türk halkı şunları bilmelidir: 1937 Dersim isyanı Atatürk’ün Hatay’ı Fransa’nın elinden alarak anavatana bağlama girişimini önlemek isteyen Fransa’nın karşı hamlesidir. İsyanın Fransa tarafından planlanması Doğu Anadolu ile Halep arasında canlı koyun ticareti yapar görünen, ikisi Ermeni dört Fransız ajanı tarafından gerçekleştirilmiştir. İsyanın kilit unsurları da Dersim’deki kripto Ermenilerdir. Fransa ile Dersim'deki Fransız muhipleri arasındaki ilişki, Türkiye aleyhine faaliyette bulunan Dersim kökenli birçok eşhasa (sinemacı, şarkıcı, vs.) Fransa tarafından kucak açılması şeklinde bugün de devam etmektedir. Binaenaleyh Dersim isyanının tenkili esasen genç Türkiye Cumhuriyetinin kendisini yok etmek isteyen emperyalizme karşı kendini savunmasından ibarettir. Bu gerçekler bilinmeden Dersim olayları hakkında fikir beyan etmek lâfügüzafla vakit kaybetmektir. Bunları söylemem tenkil harekâtlarında hayatını veya yakınlarını kaybeden suçsuz insanlara üzülmediğim anlamına gelmez, fakat her savaşta suçsuz insanlar ve siviller ölür ve en kanlı savaşlar da iç savaşlardır. Ayrıca konuya salt insanî mercekten bakmaya kalkarsak Dersim aşiretlerinin ta 17. asırdan başlayarak kesintisiz 20. yüzyıl başına kadar Erzincan, Divriği, Harput yörelerinde yaptıkları eşkiyalığa, savaşlarda erkeksiz kalan Türk köylerine yapılan baskınlara, I. Dünya Savaşında bazı Dersim aşiretlerinin Rus ordusuyla ilişkilerine (bkz. Caucasian Battlefields, Allen, Muratoff, 1953) ve II. Meşrutiyetten 1937’ye kadar Dersim isyanlarında kaç askerimizin hayatını kaybettiğine de bakmamız gerekir ki, oradan çıkacak insanî bilanço en az 10 Dersim tenkiline bedeldir; ama bu yaraları kaşıyıp kanatmanın bugün Türkiye’de yaşayan hiç kimseye faydası yoktur. Yine bu tarihî gerçekleri dile getirirken bugün ülkemize bağlı, yasalarımıza saygılı olarak hayatına devam eden Tuncelili vatandaşlarımızı, hangi etnik kökenden veya dinden olurlarsa olsunlar, herhangi bir isnat veya ithamdan tenzih ettiğimi özellikle belirtmek isterim. Hüseyin Aygün’ün Tunceli’den CHP milletvekili adayı yapılmasına direnen ve bunun karşılığında Kılıçdaroğlu tarafından görevden alınan Tuncelili CHP üyelerini de saygıyla selâmlıyorum. 
 
Bu zorunlu sapmadan sonra yeniden AKP’nin hangi rotayı izleyerek iktidardan gideceği meselesine dönelim. Dediğim gibi, AKP’nin “büyük Kürt planının” Türkiye ayağı ilerledikçe AKP’yi iç politika alanında geriletecektir. Büyük planın diğer bir parçası olan Suriye ayağı ise AKP’yi dış politikada ofsayta düşürmüştür. AKP Suriye’de siyasî düzlemde Müslüman Kardeşleri, askerî düzlemde selefî-Vahabî lejyonerleri desteklemeye dayanan bir stratejiye ve Yeni-Osmanlı vizyonuna kilitlenip kalmıştır. Halbuki bunun ABD cephesindeki karşılığı olan Büyük Ortadoğu Projesi Obama’dan önceki neo-conlarca yönlendirilen Bush iktidarının eseridir ve o dünya görüşüne sıkı sıkıya bağlıdır. Obama bunu ABD’nin değişen stratejik önceliklerine bağlı olarak yavaş yavaş değiştirmiş ve bugün gelinen noktada bu proje artık tarihe intikal etmiştir. ABD’nin küresel düzlemde bir numaralı stratejik hedefi artık Ortadoğu enerji kaynaklarının denetimi ve Rusya gibi hasım güçlerin buradan uzak tutulması değildir. ABD artık bir numaralı küresel hasım olarak Rusya’yı değil, Çin’i görmektedir. Çin’in gücünün başlıca kaynağı olan hızlı ekonomik büyümesindeki kritik kısıt ise bu ülkenin kömür dışındaki karbon bazlı enerji kaynaklarından ve birçok sınaî hammaddeden yoksun olmasıdır. Çin bu ihtiyaçlarını güvenilir tedarik kaynaklarından karşılayabilmek için 2000’lerin başında ABD Ortadoğu’da kovboyculuk oynarken sessiz ve derinden giderek Afrika kıtasına nüfuz etmeye başlamış ve buradaki birçok enerji ve maden alanlarının işletilmesinde söz sahibi olmuştur. Yani bir anlamda ABD yalnızca Ortadoğu’nun bekçiliğini yaparak stratejik üstünlüğü elde tutacağını zannederken Çin arkadan dolaşarak ABD’yi atlatmıştır. 
 
Bu duruma geç uyanan ABD ancak 2011’de Libya operasyonuyla Çin’i Afrika’dan sürüp çıkararak enerjisiz ve hammaddesiz bırakmak için düğmeye basmıştır. 2011 Libya operasyonu Ortadoğu tiyatrosundaki olayların bir devamı değildir, bambaşka bir oyundur. Nitekim bu operasyon şöyle bir zincirleme reaksiyona yol açmıştır: Kaddafi’nin ordusunda paralı askerlik yapan çok sayıda Tuareg Kaddafi’nin 2011’de devrilmesinden sonra Sahra Çölünü geçerek yerli Tuareglerin güneydeki zenci hükümetle daimî çatışma içinde oldukları Mali’nin kuzeyine geldi. Bir süre sonra bunların yanında selefî İslâmcı militanlar belirdi, böylece Tuareg-zenci çatışması hükümete karşı radikal İslâmcı isyana dönüştü. Tabiî selefî militanların dünyanın her yerinde olduğu gibi orada da CIA patentli olduğunu söylemeye gerek yok. Selefî yobazların Kuzeybatı Afrika’nın önemli bir tarihî ve İslâmî merkezi olan Timbuktu’yu ele geçirip yüzlerce yıllık türbeleri tahrip etmeye başlamasıyla beliren “radikal İslâm tehlikesi” Mali’nin eski patronu Fransa’nın Mali’ye askerî müdahalesi için bahane oldu. Bunun ardından çatışmaların ve terör eylemlerinin Tuareg nüfusa sahip komşu ülkelerden Cezayir ve Nijer’e sıçradığını gördük. Bunun üzerine ABD “bölgedeki radikal İslâm tehdidine” karşı Nijer’de insansız hava aracı üssü kuracağını açıkladı. Bu bölgenin hemen güneyinde dünyanın en büyük petrol üreticilerinden Nijerya var. Yakında “radikal İslâm tehdidi” oraya da sıçrarsa şaşmamak lâzım. Bütün bunların ABD’nin Fransa’nın yardakçılığıyla eski Fransız Batı Afrikasının üstüne çökme planının tezahürleri olduğu açıktır. Temel amaç Çin’i buralardan kovmaktır. Nitekim Libya’da Kaddafi devrilince isyancıların ilk işi petrol üretiminde ve birtakım inşaat ve altyapı faaliyetlerinde çalışan çok sayıda Çinliyi sepetlemek oldu. 
 
Demek ki artık ABD Afrika’da devâsa bir yükün altına girmiştir, ayrıca Çin’i denizden kuşatmak için Pasifik bölgesinde de yeni askerî üsler kurmaya başlamıştır, dolayısıyla Ortadoğu’ya eskisi kadar angaje olması mümkün değildir. Zaten Irak’ta 10 yıl çırpındıktan sonra Irak’ın Arap kesimini İran nüfuzuna terk etmek zorunda kalması eskiden de Ortadoğu’yu istediği şekle sokacak güçte olmadığını göstermişti, şimdi artık buna niyeti de yok. Dolayısıyla ABD’nin Suriye’de AKP’nin pan-İslâmist veya Yeni-Osmanlıcı hayallerine destek vermesi mümkün olmadığı gibi, Obama yönetimi yeni stratejik öncelikleri çerçevesinde Suriye için Rusya’yla, hatta İran’la kafa kafaya gelmek de istemeyecektir. 
 
Bu, konunun stratejik tarafı. Taktik düzeyde ise Türkiye’yi açığa düşüren mesele Suriye'de Katar’la beraber selefî gruplara yakın durması. Evet, başta El Kaide olmak üzere bunları zamanında ABD kurdu, fakat bunlar kontrol edilmesi son derece güç oluşumlar oldukları gibi, siyasî bir role soyunduklarında da geleneksel İslâm'a bağlı Müslüman halkın tepkisiyle karşılaşıp dışlandıkları görüldü. Dolayısıyla, ABD’nin Ortadoğu’yu ikinci plana atmaya başladığı bir dönemde artık bu tehlikeli oyuncağa eskisi kadar destek vermesi beklenemez. Ne ilginçtir ki, bu yeni yönelimin ilk işareti de yine Libya’dan verildi. Tam da 11 Eylül 2012 tarihinde, yani 2001’de ikiz kulelere yapılan ve neo-conların İslâma savaş açmasına bahane olan sahte radikal İslâmcı saldırının yıldönümünde ABD’nin Libya Büyükelçisi Christopher Stevens Bingazi’de “radikal İslâmcılar” tarafından öldürüldü. Aslında Stevens radikal İslâmcıların dostuydu, Libya’da Kaddafi’nin devrilmesinde etkin rol oynadığı gibi öldürüldüğünde de Libya’da isyancılara verilen silahlardan bir bölümünü Suriye’deki isyancılara aktarmakla meşguldü. Fakat nedense ABD’nin yönetimi ele aldığı bir ülkede göz göre göre radikal İslâmcılar tarafından öldürülüverdi! 
 
Bu, Obama’nın artık Ortadoğu’da İsrail’in istediği kadar saldırgan bir politika yürütmeyeceğinin, dolayısıyla radikal unsurlarla arasına mesafe koyacağının çok açık ve sert bir ifadesiydi. Olayın 11 Eylüle denk getirilmesi de Amerikan devletinin artık neo-conların çılgın İslâm düşmanlığı politikasını izlemeyeceğinin nişanesiydi! Nitekim Stevens’in bertaraf edilmesiyle Amerikan devleti içindeki neo-con unsurlarına sopa gösterilmesinin ardından her üçü de İsrail yanlısı politika izleyen CIA Başkanı Petraeus, Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ve Savunma Bakanı Panetta şu veya bu şekilde görevlerinden ayrıldı. Suriye’de rejim değişikliği için canını dişine takmış olan Clinton’ın yerine Suriye’yi ziyaret ederek Esat’la görüşmüş olan Kerry, Petraeus’un yerine ABD’nin Bush dönemindeki Ortadoğu politikalarını “İslâm dinine karşı savaş açmışız izlenimi veriyor” diye eleştiren Brennan ve Panetta’nın yerine de Amerikan Kongresinde “Ben İsrail’in değil Amerika’nın senatörüyüm” diyebilme cesaretini gösterebilmiş Hagel geldi. 
 
AKP hükümeti ABD’nin küresel strateji değişikliğini kavrayamadığı ve hâlâ Ortadoğu’yu ABD’nin birinci önceliği, oradaki İsrail-Müslümanlar çatışmasını da ABD’nin birinci dış politika meselesi sandığı için Obama’nın yeniden seçilmesini ve yukarıdaki kadro değişikliğini büyük bir sevinçle karşıladı ve artık Suriye’de önünün açılacağını sandı. Fakat heyhat, tam tersi oldu. Artık Suriye konusunda ABD Rusya ile gizli görüşmelere hız verirken, Türkiye, Suudî Arabistan ve Katar bu süreçten dışlandı. Batı denetimindeki Suriye muhalefeti de yeniden yapılandırıldı, İslâmcılar geri plana itilirken daha ılımlı ve bazısı Müslüman bile olmayan isimler öne çıkarıldı. Ürdün Kralı Hasan’ın geçenlerde Türkiye’ye gelince Anıtkabir’de saygı duruşunda bulunurken gözyaşlarına boğulmasını ve ülkesine dönünce Başbakan Erdoğan’ı “Mursi’nin ılımlı bir versiyonu” diye eleştirmesini de ABD’nin yeni durumu idrak etmemekte direnen Türk hükümetine bir mesajı olarak algılayabiliriz. Bu mesajların bundan sonra giderek artacağını da tahmin edebiliriz. Bu şartlar altında yapılması gereken “Şam’da Emeviye Camiinde El İhvan tayfasıyla beraber Cuma namazı kılarak halifecilik oynama” hayallerinden bir an önce vazgeçmek. Fakat AKP yönetiminde böyle bir politika değişikliğinin işaretlerini göremiyoruz. O bakımdan ben AKP’nin Suriye konusundaki inadının da dış cepheden altının oyulmasına yol açarak çöküşüne hizmet edeceği kanaatindeyim. Deniz Baykal’ın Fethullah Gülen cemaatinin Fas’taki okulunu ziyaret etmesini veya dört CHP milletvekilinin Hocaefendinin elini öpmek üzere Pennsylvania’ya gitmelerini de bu sürecin ilk belirtileri olarak görebiliriz.
 

HUKUKÎ UYARI: selimsomcag.org sitesinde yer alan bilgi, haber ve yorumlar güvenilir olduğuna inanılan kaynaklardan derlenen veriler ve bunlara dayanan kişisel yorumlardır. Kamuoyunu aydınlatmak amacıyla yayınlanan bu bilgi ve yorumlar hiç bir şekilde tavsiye veya yatırım danışmanlığı niteliği taşımaz. Bu bilgi ve yorumlara istinaden yapılacak işlemler sonucunda doğabilecek zararlardan selimsomcag.org hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.

Copyright © 2014 Selim Somçağ. Her Hakkı Saklıdır.