SELİM SOMÇAĞ
Ekonomik Danışmanlık

Bağımsız, Objektif, Güvenilir



Ekonomik Kriz Yeni Milli Güvenlik Tehdidi (Jeopolitik, Sayı 7, Yaz 2003)


2002 tarihli “Türkiye'nin Ekonomik Krizi: Oluşumu ve Çıkış Yolları” adlı yazımda Türk ekonomisinin 1999 IMF programıyla Ocak 2000-Şubat 2001 döneminde nasıl adım adım krize sürüklendiğini, programın mukadder sonucu olan Şubat 2001 devalüasyonunun ardından IMF'nin hükümet ve bürokrasinin mefluç hale gelmesini fırsat bilerek nasıl kamu borç stokunu gereksiz yere şişirmek, maliye politikasında %6.5 faiz dışı fazla şartını, para politikasında enflasyon hedeflemesini, kur politikasında dalgalı kuru dayatmak suretiyle Türk ekonomisinin kolunu kanadını kırdığını, Türkiye'yi tamamen kendisine bağımlı hale getirdiğini anlatmıştım. Bu yazıda geleceğe yönelik üç temel saptama yer alıyordu:

1- Alay edercesine “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” adı verilen bu programla Türk ekonomisinin krizin yarattığı işsizlik, gelir kaybı, yatırımlarda düşüş gibi sorunlardan kurtularak sürdürülebilir bir büyüme rotasına oturması imkânsızdır.

2- Buna karşılık IMF programının gerçek hedefi olan kamu borç stokunun makûl seviyelere düşmesi amacına da ulaşılamayacaktır.

3- Büyümenin sağlanamaması, buna bağlı olarak kamu borçlarının düşürülememesi sebebiyle ekonomik istikrar hassas, kırılgan dengelere bağlı kalacaktır. Bu kırılganlıkta canalıcı nokta dış finansman olacak, bu yüzden Türkiye uluslararası sermaye hareketlerini denetleyen ve aynı zamanda IMF'yi de kontrol eden emperyal merkezlerin siyasî şantajına maruz kalabilecektir. Daha açık bir ifadeyle “Türkiye'nin kendi çıkarlarıyla bağdaşmayan askerî operasyonlara zorlanması” mümkün olabilecek ve “bu noktada dış borç sorunu Türkiye için bir ulusal güvenlik sorununa dönüşebilecektir.”

Ne yazık ki bu yazının yazılmasından bu yana geçen bir yıl içinde bütün bu olumsuz tahminler gerçek olmuş, ekonomik kırılganlıktan ötürü siyasî şantaj kurbanı olmak artık Türkiye için bir süreç, bir varoluş tarzı haline gelmiştir. Bölgemizde ortaya çıkan siyasî gelişmeler ve emperyal merkezlerin bölgemizle ilgili planları Türkiye'ye yönelik tehditlerin süreceğini göstermektedir. Bu bağlamda mevcut IMF programının Türk ekonomisine zarar vermeye devam ettiğini, Türkiye'yi siyaseten de zaafiyet içinde tutarak Türkiye'yi “hedef ülke” haline getirdiğini anlatmaya devam etmek görevimizdir. Şimdi önce yukarıdaki tespitleri daha ayrıntılı olarak ele alalım, daha sonra da IMF programına bağlı kalmaya devam eden bir Türkiye'yi yakın gelecekte hangi tehlikelerin beklediğini anlamaya çalışalım.

Devalüasyondan Sonra Türk Ekonomisi Büyümedi

2001'de devalüasyonun yıkıcı etkilerine bağlı olarak GSMH % 9.4 oranında küçüldü. Buna karşılık resmî istatistikler 2002'de resesyondan çıkıldığını, GSMH'nın % 7.8 oranında büyüdüğünü söylüyor. Tek kelimeyle, bu rakam gerçek dışıdır. İstatistik yöntemlerindeki boşluklardan yararlanılarak, bilimsel bir kisveye büründürülerek üretilen, fakat aslında hatalı olan, gerçeği yansıtmayan bir rakamdır bu. % 7.8'lik büyüme rakamının elde edilişini incelemeden bile bazı ekonomik veriler bu rakamın gerçekliğinden şüphe etmemize yol açmaktadır: 2002'de bankacılık sisteminin kullandırdığı kredi hacmi reel bazda % 21 gibi rekor bir oranda gerilemiştir, imâlat sanayii ücret gelirleri % 2.7 oranında, İMKB sanayi şirketlerinin kâr toplamı % 17 oranında düşmüştür. Gayrisafî Millî Hasıla tanım olarak ekonomide yaratılan faktör gelirlerinin toplamından oluştuğuna göre kârların ve ücretlerin gerilediği bir dönemde millî gelirin % 7.8 artması bir paradokstur; daha doğrusu imkânsızdır. Nitekim İktisat, İşletme ve Finans dergisinin 207. sayısında yayınlanan bir yazımda Devlet İstatistik Ensititüsünün % 7.8 oranını hatalı bir yöntemle elde ettiğini, 2002'deki gerçek GSMH artışının en fazla % 1 ilâ % 2 arasında olabileceğini ( ki bu zaten Türkiye'nin nüfus artış hızına eşittir, yani aslında sıfır demektir) ayrıntılı bir şekilde gösterdim. 2003'in ilk çeyreği için DİE'nin ortaya attığı % 7.4'lük GSMH artışı da aynı hatalı yöntemin sonucudur ve o da gerçek dışı bir rakamdır.

Esasen ekonomide 2001 Şubatından beri büyüme olmadığını anlamak için iktisatçı veya istatistikçi olmaya da gerek yok. Devalüasyonun ortaya çıkardığı işsizlik, gelir kaybı ve geçim sıkıntısının ağırlaşarak sürdüğünü görmek için sokağa çıkmak yeterli. İktisat, İşletme ve Finans dergisindeki yazımda akademik bir üslûpla dile getirdiğim soruyu burada yalın Türkçeyle soruyorum: Yurt içinde ve yurt dışında kimsenin inanmadığı bu büyüme rakamlarını üreten hatalı yönteminizdeki sorunun farkında değil misiniz? Yoksa farkında olduğunuz halde, aklınızca “piyasalara iyi haber vererek Türkiye'ye güven duyulmasını sağlamak, böylece borçların çevrilmesine yardımcı olmak” gibi aslında Türkiye'ye zarar veren, uluslararası finans sermayesinin ve emperyal merkezlerin değirmenine su taşıyan bir stratejiyi mi güdüyorsunuz? “Borçların piyasa mekanizması içinde çevrilmesini” hedef kabul etmek, Türkiye'nin ekonomisini ve dış politikasını bir uçlarından ABD, İngiltere, Almanya gibi emperyal merkezlere bağlı bir avuç yabancı yatırım bankasına ve Türkiye'deki yine bir avuç banka patronuna endekslemek, Türkiye'yi sonsuza kadar IMF vesayetine mahkûm etmek demektir. Gelinen noktada “borçların piyasa mekanizması içinde çevrilerek azaltılmasının” esasen imkânsız olduğunu, son ikibuçuk yılda yapılanın sadece eski borcu yeni borçla ödemekten ibaret olduğunu, yeni borç almak için de hükümetlerin Türk halkını yoksulluğa mahkûm etmek veya Türkiye Cumhuriyetinin millî politikalarından taviz vermek durumunda kaldığını hâlâ görüp anlayamadıysanız ne zaman anlayacaksınız? Bu vahim tabloda DİE'nin ürettiği % 7.8'lik hayalî büyüme rakamı Türkiye'deki IMFci sıcak para lobisinin IMF programını savunabilmek için kullandıkları tek koz oldu. Bu itibarla DİE'nin millî gelir hesaplamasındaki hatalı yöntemini düzeltmesi ve bunu kamuoyuna açıklaması şu anda millî bir görevdir.

Türkiye'nin Borçları Azalmadı, Arttı

IMF programı çerçevesinde halkın refahı ve Türkiye'nin kalkınmasından feragat edilse bile kamu borçlarında ciddî bir azalma sağlanması mümkün olmayacaktır, çünkü:

1- Bütçedeki GSMH'nın % 6.5'i tutarındaki faiz dışı fazla hedefi borç itfasına yönlendirildiği için ilk bakışta borçların azaltımına hizmet eder görünmektedir. Fakat borçların gerçekten ödenmesi ancak hızlı bir büyüme sonucunda vergi gelirlerinde sağlanacak reel artışla mümkün olabilir. IMF'nin faiz dışı fazla şartı ise iç talebi sınırlayarak büyümenin önünü tıkamakta, bu şekilde vergi gelirlerindeki potansiyel artışın önünü kesmektedir. Nitekim % 7.8'lik GSMH artışı iddiasına rağmen 2002'de konsolide bütçe vergi gelirleri reel olarak % 3 gerilemiştir.

2- Dalgalı kur uygulaması, sermaye hareketleri serbestisi ve para ikamesi olgularıyla birleşerek reel kur seviyelerini öngörülemez hale getirmekte, daha da önemlisi Türk Lirasının aşırı değerlilikle aşırı değer kaybı arasında gidip gelmesine yol açmaktadır. Son birbuçuk yılın genelinde TL aşırı değerli konumda kalmış, bu yüzden Türkiye'nin ithalatı büyük bir hızla artarken ihracat artışı sınırlı kalmış, dolayısıyla dış açık büyümüştür. İç talebin yabancı mallara kayması büyümeyi ve istihdamı olumsuz yönde etkilemektedir. Daha da önemlisi, büyüyen dış ticaret açığı sonucunda Türk ekonomisi kayda değer bir büyüme göstermemesine rağmen yeniden cari açık vermeye başlamıştır. 2001'deki USD 3.4 mia.lık cari fazladan sonra 2002'deki %1 civarındaki cılız büyümeye rağmen Türkiye USD 1.8 mia cari açık vermiştir. Bu yıl ise TL'nin reel değerindeki artışın büyümesiyle sadece ilk dört ayda USD 3 mia.lık cari açık verilmiştir. Yakın zamanda TL'nin reel değerinde cidddî bir düzeltme olmaması halinde 2003 yılı toplam cari açığı USD 9 mia.a doğru gitmektedir ki tek başına bu bir kriz sebebidir. ( 2001 devalüasyonunun ana sebebinin 2000 yılında oluşan USD 10 mia.lık cari açık olduğunu hatırlayalım.) Fakat cari açıkların sürdürülebilirliğini bir kenara bıraksak bile şu gerçeği hatırda tutmamız gerekir: Cari açık veren bir ülke dış borçlarında azaltım sağlayamaz, çünkü döviz kazanmamakta, bilâkis yeni döviz borcuna girmektedir. Hem verdiği cari açığı, hem de eski borçlarının anaparasını yeni dış borçlanmalarla ödemektedir. Bu durumda dış borç stoku artacaktır. Türkiye'nin geçen yıldan beri içinde bulunduğu durum da budur.

3- Türkiye kamu maliyesinin mevcut IMF programıyla borç stokunda kalıcı bir azaltım sağlayamayacak olmasının bir sebebi daha vardır ki bu sebebin ortaya çıkışına seyirci kalınmış olası içler acısı bir hikâyedir. Bu sebep 2001 devalüasyonundan sonra IMF'nin Kemal Derviş aracılığıyla yaptırttığı sözde bankacılık reformu sonucunda kamu borç stokunun Türkiye'yi “ağır borçlu ülke” sınıfına sokacak düzeye yükseltilmesidir. Bu operasyon sonucunda Mart 2001'de 51 katr olan iç borç stoku Temmuz 2001'de 96 katr.a sıçramıştır. 2001 millî gelirine oranla, iç borç stoku/GSMH oranı üç ay içinde % 23'ten % 53'e yükselmiştir. Aynı dönemde Türkiye'nin toplam kamu borç stoku/GSMH oranı ise, esas olarak bu operasyonun sonucu olarak, % 63'ten % 105'e yükselmiştir. Böylece 1999 sonunda, IMF programından önce % 57 ile Maastricht kriteri olan % 60'ın bile altında olan Türkiye'nin kamu borç stoku/GSMH oranı, programın yarattığı devalüasyonun hemen ardından % 63'e, fakat asıl önemlisi TMSF'ye geçen özel bankaların ve kamu banakalarının zararları için ihraç edilen devlet tahvillerinin devreye girmesiyle % 105'e sıçramıştır. Böylece Türkiye uluslararası finans piyasasında kategori değiştirerek “ağır borçlu ülke” konumuna düşmüştür. Bu durumdaki bir ülkenin borçlanmasında risk primi çok yüksek olur. Yüksek risk primi yüksek reel faiz demektir. Yüksek reel faizle çevrilmesi durumunda ise borç stoku azalmaz, artar.

4- Nitekim TC Hazinesinin yurt içindeki ve yurt dışındaki reel borçlanma maliyetleri ikibuçuk yıldır devam eden IMF desteğine ve ekonomi bürokratlarının bütün çabalarına, gerçekleştirilen çeşitli finans cambazlıklarına rağmen hiçbir zaman makûl oranlara gerilememiştir. Bugün yurt içinde olsun, yurt dışında olsun, kamuda olsun, özel sektörde olsun, konuyla ilgili herkes Türkiye Cumhuriyetinin bütün iç ve dış borçlarını piyasa mekanizması içinde ödemesinin imkânsız olduğunu biliyor. Şimdi bu tespitlerin rakamlara yansımış haline kısaca göz atalım.

 

Yukarıdaki grafikte görüldüğü gibi iç borç stoku Şubat 2001 devalüasyonundan bugüne kadarki 27 ayda hemen hemen her ay artmıştır. Bu 27 aylık dönemde stokun reel artış oranı % 73'tür. Tabiî stoktaki bu büyük sıçramanın ana sebebi yukarıda açıklandığı gibi Hazinenin kamu ve TMSF bankaları için tahvil ihraç etmesidir. Haydi diyelim ki bu ihraç biraz abartıldıysa da artık olan olmuş; bundan sonrasına bakalım. Ondan sonrasına baktığımızda, Hazinenin kamu ve TMSF bankaları için tahvil ihracını tamamladığı Temmuz 2001'den Mayıs 2003'e kadar olan dönemde de iç borç stokundaki reel değişimin sıfıra yakın olduğunu görüyoruz. Yani iki yıldır çekilen bunca sıkıntıya rağmen iç borç stokunda reel bir azalma gerçekleşmemiş. Üstelik bu dönem içinde Şubat 2002'de iç borç itfasında kullanılmak üzere IMF'den bir 9.1 milyar dolar da borç alındı ( Devalüasyondan sonraki 27 ay içinde iç borç stokunun gerilediği tek ay IMF yardımı sayesinde 2002 Şubatıdır. Ancak ödemeler dengesi krizine girmiş bir ülkenin iç borç itfası için yeni dış borç yükü altına girmesi inanılmaz bir gaflettir ve içerideki rantiye lobisinin gücünü göstermektedir.)

Tabiî borcun sürdürülebilirliği açısından yalnızca iç borç stokundaki reel artışa bakmak ya da stoku millî gelirle kıyaslamak yeterli değil. En önemli gösterge borcun finansal sisteme ya da tasarruflara olan oranı, çünkü borç millî gelirle ya da enflasyonla değil, tasarruflarla finanse ediliyor. Grafikte Stok/M2 değişkeni iç borç stokunun M2 Para Arzına olan oranını göstermektedir. Şubat 2001'de % 129 olan bu oran Ocak 2002'de % 274'e ulaştıktan sonra Şubat 2002’de IMF’den gelen 9.1 milyar doların iç borç itfasında kullanılmasıyla % 236’ya kadar geriledi, fakat daha sonra reel faizlerin yüksek kalması ve kriz ortamında mevduat tabanının büyümemesi sebebiyle Mayıs 2003 itibarıyla yeni bir rekora ulaşarak % 276 oldu. Buna “sıfıra sıfır, elde var sıfır” da diyemiyoruz, çünkü malî sisteme kıyasla boyutu azaltılamayan bir iç borç stokuna karşılık elde bir de USD 9.1 mia.lık dış borç kamburu var.

Gelelim dış borçlara. Burada enflasyonist şişme meselesi olmadığı için tablo daha net: 2001 sonunda USD 70 mia olan kamu dış borç stoku Mart 2003 itibarıyla USD 86 mia.a yükselmiş durumda.

Özetlersek, devalüasyon sonrası ikibuçuk yılda kamu dış borç stokunu 16 milyar dolar arttırmışız, buna karşılık iç borç stokundaki başarımız ancak stoku reel olarak sabit tutabilmek olmuş. Kriz sonrası durgunluk ortamında düşen kârlar ve ücretler sebebiyle ülkedeki tasarruflar reel olarak gerilediği için kamu borç stokunun finansal sisteme olan oranı ise artmış; yani ödeme kabiliyetimize göre aslında iç borç stoku da artmış. Banka bilançolarında Hazine kağıtları her geçen ay daha çok yer kaplarken kredilere ayrılan pay azalmış, bankalar tam anlamıyla devletin tefecisi haline gelmiş (Devalüasyondan önce bankacılık sistemindeki kredi/mevduat oranı % 47 idi. Haziran 2003 itibarıyla bu oran % 29. Aradaki fark Hazine kağıtlarında.) Kamu borçlarında manzara böyleyken “İşte borçlar çevriliyor! Piyasa dışı çözümler aramayın; çatlak ses çıkarıp piyasayı ürkütmeyin” diyenler ya cahildir, ya da maksatlıdır.

Tezkere Krizi Ekonomik Zaafiyetin Güvenlik Tehdidi Olduğunu Gösterdi

Jeopolitik’in 3. sayısındaki yazımdaki 3 kehanetten ikisinin, IMF programıyla ekonominin büyümesinin de, kamu borç stokunun azaltılmasının da mümkün olmadığı tespitlerinin aynen gerçekleştiğini yukarıda sayısal olarak gördük. Üçüncü kehanet olan “borç sorunun Türkiye için bir ulusal güvenlik sorunu haline dönüşeceği” tespiti konusunda ise fazla söze gerek yok. Bu yılın Şubat ayında bu kehanetin nasıl çirkin bir gerçekliğe dönüştüğüne bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları bizzat tanık oldu. İki yıldır bizim bütün uyarılarımıza rağmen “borçlar çevriliyor, program çok iyi gidiyor” diye haykıran dış güdümlü sermaye ve medya çevreleri Şubat ayında birden “Çok borcumuz var, Amerika’dan para gelmezse bunları ödeyemeyiz” diye bağırmaya başladı. En yetkili ağızlar milletvekillerini “Amerika’dan 24 milyar gelmezse sizin maaşlarınız bile ödenemez!” diye tehdit etti. Ancak ABD’nin 24 mia.lık yardım vaadine karşılık (aslında bu rakam hiç bir zaman resmî kaynaklarca doğrulanmadı, hep medya dedikodusu olarak kaldı) Türkiye’nin topraklarını onbinlerce Amerikan askerine açması ve Amerika’nın Irak’a yapacağı saldırıda Türkiye’nin başlıca üs haline gelmesi isteniyordu. Türk milletinin engin tarihî tecrübeleri ışığında hemen ezici çoğunluğuyla karşı çıktığı, Türkiye Cumhuriyetinin geleneksel dış politikasına ters düşen bu talepler kamu borçları şantaj konusu yapılarak, Türkiye örtülü şekilde krizle tehdit edilerek Türk milletine ve TBMM’ne kabul ettirilmek istendi. Türkiye şantaja boyun eğmedi, fakat bölgemizdeki büyük oyun da henüz bitmedi. IMF programı Türk ekonomisini öldürmeden süründürmeye, hep bıçak sırtında tutmaya yönelik olduğu için bu boyunduruktan kurtulamadığımız sürece yeni şantajlara maruz kalmaya mahkûmuz.

Mevcut Durum: Döviz Kurlarındaki Gerileme Ekonomi İçin Büyük Tehlike

IMF programıyla Türk ekonomisinin kalıcı, sağlıklı büyümeye geçemeyeceği, üstelik bu programla kamu borçlarının azaltılmasının mümkün olmadığı tespitlerimizin “Güçlü Ekonomiye Geçiş” programının iki yıllık uygulaması içinde doğrulandığını gördük. Şimdi de Türk ekonomisindeki mevcut konjonktüre göz atalım.

Mevcut ekonomik konjonktüre damgasını vuran olgu döviz kurlarındaki büyük gerileme. (1 Dolar ve 0.77 Euro)’dan oluşan döviz sepetinin Haziran sonundaki Türk Lirası değeri ( 2,659,731) 2002 sonundaki değerinin ( 2,977,626) % 10.5 altında. Öte yandan kronik enflasyon yüzünden Türk Lirası fiyatlar da bu dönemde yerinde saymadı; özel imâlat sanayii fiyatları % 8.1 oranında arttı. Enflasyon sürerken kurların gerilemesi Türk Lirasının değer kazanması, yani Türk ihraç mallarının döviz cinsi fiyatları artarken ithal malların fiyatlarının düşmesi demek. Bunun da ihracat yapmayı zorlaştırıp ithalatı teşvik edeceği, böylece dış ticaret açığını büyüteceği açık.

Aslında Türk Lirasındaki aşırı değerlenme süreci 11 Eylül saldırısının ardından IMF’nin Türkiye’ye USD 10 mia.lık yeni bir kredi açmasıyla ( yukarıdaki bahsettiğim iç borç itfasında kullanılan USD 9.1 mia bu kredinin bir parçasıydı ) başladı. Merkez Bankasının kura müdahale etmemesi anlamına gelen dalgalı kur politikası sonucunda, alınan dış krediler veya Türk para piyasasına sıcak para girişi derhal döviz kurlarını geriletmeye başladı. 2002’nin ilk yarısında Şubatta anîden piyasaya giren USD 9.1 mia yüzünden 2002 yılında devalüasyon enflasyonun çok gerisinde kaldı. Bu yılın ilk yarısında ise kredi portföyünden kâr edemeyen, krizin tahribatını bir türlü giderememiş olan bankacılık sisteminin belli bir kesiminin Türkiye’ye sıcak para sokması sebebiyle döviz kurları çok geriledi. Yaklaşık birbuçuk yıllık bu aşırı değerlenme süreci sonunda Liranın döviz sepetine karşı reel değerinin nereye geldiği aşağıdaki grafikte görülüyor. Haziran 2003 itibarıyla Türk Lirası, Türkiye’nin dış ticareti açısından en yakın tarihli denge noktası kabul edebileceğimiz 1999 sonuna göre % 37 oranında değerlenmiştir. Tabiî reel kur hesabını başka şekillerde yapmak, başlangıç noktası olarak değişik tarihler almak suretiyle Liradaki değerlenmeyi daha düşük olarak tespit eden, hatta korkulacak bir değerlenme olmadığını ileri sürenler var. Halbuki bu konu bu kadar esrarlı, sübjektif değil. Reel kurun aşırı değerli olup olmadığının tartışılmaz bir göstergesi var: O kur seviyesiyle ülkenin dış ticareti, daha genel olarak cari işlemler dengesi sürdürülebilir bir noktada mı, değil mi? Aşağıdaki ikinci grafikte bu sorunun cevabını net olarak görebiliyoruz.

 

Türk Lirasının döviz sepeti karşısındaki reel değeri ( Aralık 99= 0)

 

Türkiye’nin 12 aylık kümülatif dış ticaret açığı (USD mio).

İkinci grafiğin anlattığı hikâye gayet açık seçik. 1999 sonunda USD 14 mia seviyesinde olan 12 aylık dış ticaret açığı 2000 yılındaki kur çapasının yarattığı TL değerlenmesi sebebiyle 13 ay içinde USD 27 mia.a yükselmiştir. (Cari işlemlerin geneli olarak bakıldığında Türkiye’nin yıllık cari işlemler açığı USD 2 mia.dan USD 11 mia.a yükselmiştir.) Bu açık Türkiye için sürdürülemez olduğundan ( 2000 yılı GSMH’sının % 5’i) Türkiye’den sermaye kaçışı olmuş ve Şubat 2001 devalüasyonu meydana gelmiştir. Bu devalüasyonun ardından dış ticaret açığı hızla küçülmüştür ( Mart 2001-Ocak 2002 dönemi). Ancak Şubat 2001’de IMF’den gelen 9.1 milyarın piyasaya girmesi, Merkez Bankasının IMF’nin “dalgalı kur” talimatı uyarınca bunu sterilize etmemesi sonucunda devalüasyon yavaşlamış veya negatif olmuş, birinci grafikte görüldüğü gibi TL değerlenmeye başlamıştır. Bunun sonucunda da Şubat 2002’den itibaren 12 aylık dış ticaret açığı hızla büyümeye başlamıştır.

Dış denge açısından sorunsuz geçen 2002’den sonra 2003 yılının ilk beş ayındaki dış ticaret açığının seyrinin işte bu 2000 yılındaki manzaraya çok yaklaştığı grafikte görülebiliyor. Cari denge olarak bakarsak, 2000 yılının ilk dört ayındaki USD 3.2 mia.lık cari açığa karşılık bu yılın ilk dört ayında ulaşılan cari açık seviyesi de USD 3 mia., yani neredeyse aynı seviye. Reel kur seviyesinde yıl sonuna kadar bir düzeltme olmazsa 2003 yılı cari açığı USD 9 mia.a doğru gidiyor. Bu da Türkiye için kesinlikle sürdürülemez bir cari açıktır, ve açığın buralara gittiğinin iyice netleşmesiyle (bu muhtemelen sonbaharda olacaktır) Türkiye’ye girmiş olan sıcak para ( yılbaşından beri giren miktar tahminen USD 5 mia civarında) çıkmaya başlayacak, buna bir miktar yerli sermaye kaçışı da eklenecek ve hızlanan devalüasyon küçük çapta bir krize dönüşebilecektir. Her seferinde olduğu gibi, kişi ve kurumları dövizde açık pozisyonda yakalayan bir devalüasyon Türkiye’nin iç ve dış borcunun daha da artması sonucunu verecektir.

Yetkililer Bozulan Dış Dengeye Neden Seyirci Kalıyor?

Birinci sebep klasik: Asıl karar mercii olan IMF’nin saplantıları ve ehliyetsizliği. IMF nasıl 2000 yılında bağıra bağıra gelen ödemeler dengesi krizine rağmen son ana kadar kur çapasını savunduysa, şu anda da aynı kalın kafalılıkla “dalgalı kuru” savunuyor. Aklınca sütten ağzı yandığı için yoğurdu üfleyerek yiyor... Aslında yaptığı bu değil, ifrattan tefrite geçmek; çünkü kur çapasının panzehiri tam dalgalı kur değil, reel kur hedeflemesi; yani bizde 2000 yılı öncesinde uygulanan müdahaleli dalgalı kur.

Hazine, Kemal Derviş’in kamu borç stokuna yerleştirdiği ikinci mayın olan devalüasyona, enflasyona veya bunlarla yakından bağlantılı olan çeşitli gösterge faizlere endeksli iç borç senetleri yüzünden gerileyen kur ve ona bağlı olarak düşen enflasyon yüzünden seviniyor. “Borçları birkaç ay daha düşük faizle çevirebileceğim!” şeklinde bir miyop sevinci içerisinde. Halbuki bu birkaç aylık sunî rahatlığın acısı muhakkak ki bir süre sonra çıkacak; sıcak para geri çekilmeye başlayınca faizler son dönemde düştüğünden daha fazla yükselecek. Bu arada dış dengede ortaya çıkan açık, bunun yarattığı yeni dış borç ve içerideki üretim ve istihdam kaybı da cabası.

Merkez Bankası hem Hazinenin durumunu bildiğinden, hem de IMF aklıyla enflasyonu düşürmeyi tek hedef olarak benimsediğinden, düşük devalüasyon enflasyonda geçici bir düşüş yarattığı için durumdan memnun görünüyor ve döviz piyasasına ciddî bir müdahalede bulunmuyor. Kamuoyunun baskısıyla döviz piyasasında alım yapar gibi görünüyor, aslında bir eliyle alırken öbür eliyle satıyor. Peki yükselen cari açığın ilelebet dış borçla finanse edilemeyeceğini bilmiyor mu? Yoksa o da ABD’den gelecek 8.5 milyara mı güveniyor?

Kısacası, ekonomik aklımızı IMF aklıyla ikame etmemiz, IMF’nin Türkiye ekonomisini borçların çevrilmesine ve enflasyonun düşmesine kilitlemesi bizi daha iki yıl önce yaşadığımız bir kriz döngüsünün yeniden başgöstermesi karşısında bile meflûç hale getirmiş durumda. Son dönemde bazı dar kafalı, ufuksuz, idare-i maslahatçı bürokratların bu gidişatın sonunu düşünmeyip, sadece borç itfalarında birkaç aylık rahatlık uğruna TL’deki aşırı değerlenmeyi savunmayı “millî bir görev” saydıklarını, bizim gibi gerçek durumu ortaya koyan iktisatçıları “Türkiye’ye zarar vermekle” suçladıklarını bile gördük. Bunu herhalde yıllardır ekonomi yönetiminde hükümetlerin köklü tedbirler alamamış olmalarının, hep kısa vadeli çözümler aramalarının zaman içinde bazı bürokratların ufkunun en fazla birkaç ayla sınırlanmasına yol açmış olmasına bağlayacağız.

Dış Dengede İkinci Tehlike 2004 Dış Borç Ödemeleri

Mevcut rakamlara göre Hazinenin 2004 ve 2005 yılları için kesinleşmiş dış borç ödemeleri 20’şer milyar dolar. Her iki yılda da bu tutarın yaklaşık yarısı IMF borcu. Hazinenin bu borçları döviz kurları üzerinde büyük bir baskı yaratmadan ödemesi çok zor. Hele bu zorlanmanın iki yıl üst üste gelmesi ekonomiyi büyük bir istikrarsızlığa itebilir. Meseleye tamamen “IMF’ye muhtacız” mantığıyla yaklaşanların güvendikleri çözüm Hazinenin IMF’ye olan borçlarının bir yıl ertelenmesi. Evet, IMF prosedürü buna bir defalık imkân tanıyor. Fakat bunun sorunun ertelenmesinden başka bir şey olmadığı açık. Ayrıca bu ertelemeye çantada keklik gözüyle bakmak için çok erken; henüz kesinleşmiş bir şey yok.

Genel Değerlendirme

Genel tabloyu özetleyelim:
IMF politikalarıyla devalüasyona sürüklenen, krize sokulan Türk ekonomisi, devalüasyon sonrasında uygulanan IMF politikaları yüzünden kalıcı, sağlıklı büyümeye kavuşamamış, kamu borçlarının azaltımını da sağlayamamıştır. Ekonomik yapıdaki aşırı kırılganlık sürmektedir.

Son aylarda spekülatif sermaye hareketleri sebebiyle döviz kurlarında ortaya çıkan büyük gerileme yüzünden bu kırılgan yapıya bir de büyüyen cari açık sorunu eklenmiştir. Hazinenin 2004 yılındaki USD 20 mia.lık rekor düzeyde dış borç ödemesi de dış denge açısından ikinci bir risk unsuru olarak belirmiştir. Kısacası, şu andaki sahte döviz bolluğu görüntüsüne rağmen ekonomi bu yılın sonbaharından itibaren ciddî bir devalüasyon ve finansal istikrarsızlık riskiyle karşı karşıyadır. Ekonomide riskler büyürken Irak’ın kuzeyi merkezli olmak üzere Türk-Amerikan ilişkilerindeki gerilim artmaktadır. Daha genel olarak, ABD’nin yeni Ön Asya hâkimiyeti stratejisi içinde yalnız Irak’a değil, başta İran olmak üzere diğer bölge ülkelerine yönelik olarak da Türkiye’den birçok talepleri olduğu, bu taleplerin de çoğunlukla Türkiye’nin millî dış politika hedefleriyle uyumlu olmadığı açıktır.

Bu bağlamda ABD-İngiltere ikilisinin Türkiye’yi dış politikada ve ulusal güvenlik siyasetinde kendi istedikleri çizgiye çekebilmek için ekonomideki kırılganlığı kullanmaya yönelmeleri güçlü bir ihtimaldir. Aynen Irak harekâtı döneminde olduğu gibi, ekonominin zaaf noktaları ön plana çıkarılabilir, kamuoyu “ABD’den yardım gelmezse borçlar dönmez, Türkiye iflâs eder, kriz olur” propagandasıyla ürkütülebilir, daha sonra ABD’nin Türkiye’ye kredi açabileceği, fakat bunun bazı siyasî-askerî şartlara bağlı olduğı söylenbilir. Zaten iki ay önce ortaya atılan “ABD’den Türkiye’ye 8.5 milyarlık krediye dönüşebilecek 1 milyar dolarlık hibe” sözü ile bunun ilk işareti verildi. Ayrıca Şubatta “ABD’den kredi gelmezse iflâs ederiz” iddiası gerçekçi değildi, abartılıydı; fakat şu andaki ödemeler dengesi krizi ihtimali gerçek. Ayrıca ABD-İngiltere ikilisi New York ve Londra merkezli yatırım bankaları aracılığıyla bu tür bir krizin tetiklenmesinde, daha ağırlaşmasında doğrudan rol oynayabilirler. Fakat kriz idddialarının nesnel temeli olduğunu yukarıda ayrıntılı şekilde gördük; bu iddiaları komplo olarak nitelemek devekuşu mantığı olur. Komplo aranacaksa bu Türkiye’nin tamamen IMF’ye teslim olmasında, yani 1999 sonunda veya 2001 Nisanında aranmalıdır.

Peki yaklaşan kriz ihtimalini bertaraf etmek için bir yerlerden yeni kredi bulmaya mecbur değil miyiz? Hayır. Gelinen noktada Türkiye’nin yeni borç alarak eski borçlarını ödemesi sadece sorunu ertelemek, fakat ağırlaştırarak ertelemektir. Borcu borçla ödemenin bir kısır döngü olduğunu iki yıldır görüyoruz. Ayrıca mevcut konjonktürde yeni bir kredi sadece ABD’den gelebilir; bu kredinin de Türkiye’nin ulusal güvenliği ile bağdaşmayan taleplere bağlanacağı açıktır. Bu kısır döngüden tek çıkış yolu, yukarıda zikredilen yazımda önerilene benzer bir eylem planıyla IMF vesayetinden çıkmaktır.

Şu anda ekonomi yönetiminde etkili olan çevrelerin böyle bir ABD kredisi teklifine kucak açacakları ortadadır. Bunu Şubat ayındaki tezkere tartışmalarında açıkça gördük. Bu yaklaşım sonucunda finansal piyasalar “Kredi geliyor” haberiyle teskin olurken “Kredi gelmiyor” haberiyle de çalkalanıp duracak, yeniden “borçların dönüp dönmeyeceği” ağızlarda sakız olacaktır. Türkiye IMF vesayetinden çıkıp ekonomiyi yeniden yapılandıramazsa, muhtemel kredinin içerdiği siyasî-askerî tavizlerin verilmesine karşı çıkanlar Türkiye’yi krize ve iflâsa sürüklemekle, vatandaşı aç bırakmakla suçlanacaklardır. Çok açıktır ki geldiğimiz noktada ekonomideki kırılganlık ve ekonomi yönetimindeki IMF vesayeti bir numaralı ulusal güvenlik sorunu haline gelmiştir. Türkiye ulusal güvenlik sorunlarının başedilmez noktalara tırmanmasına seyirci kalmak istemiyorsa bir an önce bu işi çözmelidir. Türkiye Cumhuriyetinin bekasını sağlamayı, birliğini ve bütünlüğünü korumayı görev bilen bütün kesimlerin ekonomiyi teknik bir konu ve ekonomi bürokratlarının ve IMF’nin meselesi olarak görmeyi bırakıp buradaki zaafiyete bir an Türkiyeci bir anlayışla yaklaşmaları şarttır. Aksi halde Türkiye’ye sahip çıkma iddiasındaki herkes Türk Milletine karşı tarih önünde sorumlu olacaktır.

Jeopolitik, Sayı:7, Temmuz 2003 


HUKUKÎ UYARI: selimsomcag.org sitesinde yer alan bilgi, haber ve yorumlar güvenilir olduğuna inanılan kaynaklardan derlenen veriler ve bunlara dayanan kişisel yorumlardır. Kamuoyunu aydınlatmak amacıyla yayınlanan bu bilgi ve yorumlar hiç bir şekilde tavsiye veya yatırım danışmanlığı niteliği taşımaz. Bu bilgi ve yorumlara istinaden yapılacak işlemler sonucunda doğabilecek zararlardan selimsomcag.org hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.

Copyright © 2014 Selim Somçağ. Her Hakkı Saklıdır.